Çekeryazar
SABAHATTİN ALİ, HİKÂYECİLİĞİ VE
DEĞİRMEN HİKÂYESİ
ÜZERİNE BİR İNCELEME
Sabahattin
Ali, 25 Şubat 1907’de Gümülcine’de doğmuştur. Bir yıl boyunca Yozgat’ta öğretmenlik
yapmıştır. 1928 yılında Almanya’ya gitmiştir. 1930 yılında geri dönmüş ve
Konya, Ankara ve Aydın illerinde bulunan ortaokullarda Almanca öğretmenliği
yapmıştır. 1948 yılında Markopaşa adlı gazetesinde yayınlanan bir yazısı
yüzünden tutuklandı. Üç ay boyunca hapis yattı. Serbest kaldıktan sonrada
izlendiği için yurt dışına kaçmak istedi. Fakat Kırklareli civarında öldürüldü.
Irmak dergisinde çıkmış olan ilk yazılarından sonra öykücülüğe realist bir
anlayış getirmiştir.
Sabahattin
Ali’nin hikâyelerine bakacak olursak Sabahattin Ali hikâyelerinde olay
insanıdır. Olayların hikâyelerinde önemi çok büyüktür. Olay düzenine sahip bu hikâyelere
de mauppasant hikâyeler diyoruz. Yani hikâyenin giriş, gelişme, düğüm ve çözüm
aşamaları vardır. Ali’nin hikâyelerinde Anadolu gerçekliği, köylü ve işçi
sınıflarının çekmiş olduğu bir takım sınıktılar yer alır. Toplumsal tabakanın
tüm insanlarına değinmiş olsa da, hikâyelerinde çok fazla üzerinde durmuş
olduğu belli kişiler vardır. Ali eleştirisini, daha çok aydın, köylü veya
devlet kurumlarında makam sahibi olmuş sınıflara yönelik karakterlerle yapar.
Bu durum ise Sabahattin Ali’nin hikâyelerine bir çatışma şeklinde yansır. Hemen
hemen her hikâyesinde karşımıza çıkan, sözü geçen saygın kimseler ve zavallı konumunda
olan köylü ve işçi sınıfının arada kalma durumuyla toplumsal sorunlara
değinmeye çalışmıştır. Sabahattin Ali’nin hikâyecilik anlayışında ne kadar yol kat
ettiğini de ilk hikâyelerine bakarak anlamamız mümkündür. Hatta “Değirmen”
adını vermiş olduğu on altı hikâyesinin yer aldığı kitabının ön sözünde de
yazmış olduğu hikâyelerinin acemiliğinden şu şekilde söz etmiştir:
“Şiir
ve hikâyelerim arasında, yazmış olmaktan utanacağım kadar kötüleri olduğunu
biliyorum. Bunların bir kısmının çocuk denecek bir yaşta yazılmış olmaları
bence bir mazeret değildir; çünkü bu çeşit bir yazıyı bugün herhangi bir
imzanın üstünde görsem, sahibini ıslah olmaz bir zevksizlik ve tam
istidatsızlıkla suçlandırmakta tereddüt etmem. Bunların, benim san ‘at
hayatımın gelişmesini göstermesi bakımından, sadece kendim için bir ehemmiyeti
vardır ki, bu da onları başkalarına okutmak için bir sebep olamaz. Buna rağmen
bu yeni baskıdan onları çıkaramadım. Çünkü bir kere okuyucu önüne sermiş
olduğum taraflarımı sonradan örtbas etmeye hakkım olmadığı kanaatindeyim; ama
böylece belki de eski bir hatayı devam ettirmekten başka bir şey yapmıyorum. İyiyi
kötüden ayırmak külfetini okuyucuya bıraktığım için özür dilerim.”[1]
Sabahattin
Ali’nin, kitaba da adını vermiş olduğu “Değirmen” hikâyesinin ilk satırında
bulunan soru cümlesi ile okuyucunun hikâyeyle arasında geçecek olan
gerçekliklere kendisini de verebilmesini sağlamıştır. Ayrıca soru cümlesinin
sonunda yer alan “adaşım” şeklindeki bir hitap yazarın okuyucusuyla bir
samimiyet kurma çabasını da ortaya koymuştur. Daha sonra hikâyesine tasvirlerle
devam ederek okuyucuyu tümüyle içine çekmeyi başarmıştır.
Su
değirmeninin içini betimlemeye çalışan bu yazar, tasvirlerinden sonra bana bir
su değirmeninin içindense daha çok bir hapishanenin demir parmaklıkları ardını
anlatmaya çalışıyormuş hissini verdi. Çünkü bir su değirmeninin görüntüsü benim
zihnimde bu kadar kötü yer almıyor. Yazarın anlattığına göre su değirmeninden
çıkan sesler şu şekilde ifade edilmiştir. “Her köşeden ayrı ayrı makamlarda
çıkıp da kulağa hep birlikte kocaman bir dalga halinde dolan sesler”.[2] Bu
kelimeler yan yana dizildiğinde dip dibe bulunan hapishane koğuşlarındaki insanların
çaresiz feryatlarını duymama sebep oldu. Devamındaki sözleri bu duyuşumu daha
da arttırdı. Yazar, hikâyesinde “ağlamaklı sesleri kayışların tokat gibi
şaklayışına karışır”[3]
dediği an, zihnimin bunu bir işkence gibi algılamasından kaçamadım. Sanki
birileri tarafından işkencelere maruz kalmış, bu illa bedensel bir işkence
olmayabilir. Belki yaşamış olduğu acılara karşılık su değirmeninin yerine
kendini koymuş olabilir düşüncesindeyim.
Tasvirini “Ben çok eskiden böyle bir değirmen görmüştüm adaşım, ama bir
daha görmek istemem.”[4]
Cümlesiyle bitirmiştir.
Acı
dolu dizelerden sonra yazar biraz daha romantikleşmiştir. “Sen aşkın ne
olduğunu bilir misin adaşım, sen hiç sevdin mi?”[5]
şeklinde yine bir soruyla devam etmiştir. Buradan da anlayabileceğimiz gibi
yazar artık romantik bir olay anlatmaya yönelmiştir. Sevginin tanımını yapmadan
önce okuyucusuyla soru cevap şeklinde bir söylemle yol kat etmiştir. Aslında
yazar, sorduğu sorularla kendisinin sevgi tanımını yapmıştır. Sevgi, yazar için
oldukça fedakârlık isteyen bir iştir. Bunu da “Çırçıplak soyunarak şehrin
sokaklarında koşabiliyor musun? Bir bıçak alarak kolundaki ve bacağındaki
adalelere saplamak ve böylece bir nehre atılarak yüzmek elinden geliyor mu? Bir
şehrin adamlarını öldürmek cesareti sende var mı? Bir minareye çıkarak bütün dünyaya
işittirecek kadar kuvvetle bağırabilir misin? Aşk sana bunları yaptırabilir mi?
İşte o zaman sana, seviyorsun derim…”[6]Dizeleriyle
ifade etmiştir. Okunduğunda akıllarda, sevginin sapkınlık boyutuna ulaşmış
olduğunu uyandıran bu dizeler bir o kadarda “gerçek sevgi bu olmalı” dedirtiyor
insana. Daha sonra yazar bir anlatıcı çıkarıyor ortaya ve bir çingenenin aşkını
anlatacağını ifade ediyor. “Siz sevemezsiniz” diyerek şehirde ve köyde yaşayan
üst sınıf insanlara gönderme yapan yazar “sevmeyi yalnız bizler biliriz”[7] diye
devam ederek bizler, kelimesiyle anlatmak istediği çingenelere değiniyor. Fakat
yazar bizlerde çok da güzel yeri olmayan bu çingeneleri tanımlarken kullandığı
bu cümleyle “Batı rüzgârı kadar serbest dolaşan ve kendimizden başka Allah
tanımayan biz Çingeneler.”[8] Adeta
övmekle yermek arasında bir söylem kullanmıştır. Bir hikâyenin giriş bölümünü
bu şekilde oluşturup daha sonrasında olayın geçtiği zamanı bildirerek devam
etmiştir. Yalnız yazar zamanı, direkt modern kesimin saat ölçütleriyle değil de
genellikle köy kesimlerinde kullanılan tarzda vermiştir. Yazarın “karların
erimeye başladığı mevsimde”[9] diye
verdiği bu zaman ifadesi de dikkati üstüne çekmeyi başaran bir ögedir. Yazar
bir çingene topluluğunun Edremit civarındaki bir köye yolculuğundan
bahsettikten ve çingenelerin eğlencesinden, geçirdikleri güzel vakitleri
anlattıktan sonra ortaya “Atmaca” adında bir karakter çıkarır. Bu karakter
devlet kurumlarında makam sahibi olmuş insanların düğünlerine giderek
çalgıcılık yapmaktadır. Tüm mauppasant tarzı hikâyelerde olduğu gibi bu hikâyede
de karakterin dış görünüşüne ait bir takım anlatımlar mevcuttur. Atmaca
adındaki bu karakteri diğer çingenelerden ayıran bir özellik nota bilmesi ve
şehir okulu görmüş olmasıdır. Çevresinde onu gören kızların beğeniyor olması
fakat Atmacanın hiç birini beğenmiyor olması da okuyucuya burnu havada bir
karakter izlenimi vermektedir.
Hepsinin bir araya geldiği bir
vakit değirmenci ve kızı bu topluluğu uzaktan seyreder. Değirmencinin kızı
oldukça güzel edalı bir kızdır. Kızın dış görünüşünü oldukça güzel betimleyen
yazar okuyucuya tebessüm ettirirken aynı zamanda kızın bir kolunun olmadığını
ifade ederken hüzünlenmesine de sebep olur. Yazar, kızın dış görünüşündeki bir
eksikliği dile getirmekle kalmaz, eksikliğinden dolayı yaşadığı psikolojik
buhrana da değinir. Atmaca bu kıza âşık olur. Kız da Atmacayı sevmektedir fakat
kendisini ona karşı oldukça eksik gördüğünden bu işin olamayacağını düşünür.
Atmaca bir gün değirmende ahenk yapacağını söyler. Değirmenci ve kızı onu
izlemektedir. Değirmenin karanlık tarafından kendine yer seçen Atmaca
klarnetini üfledikçe tüyler ürpertir ve bir ara klarnetini susturarak birkaç
adım öne çıkıp kendini göstererek vermiş olduğu bir anlık kararla sağ kolunu
değirmene uzatarak koparır.
Yazar böylesi bir aşkı anlattıktan
sonra okuyucunun nasıl bir sevgi tanımı olursa olsun kabul etmeyeceğini son
dizelerinde de dile getirmiştir.
Hikâyenin giriş kısmında tasviri
bulunan su değirmeninin bu kadar kötü anlatılma sebebinin hikâyenin sonunda
verilmiş olması da Sabahattin Ali’nin ne kadar başarılı bir hikâyeci olduğunu
ortaya koymuştur. Hikâyenin sonunda yaşanacak olan acının hikâyenin başında
etkisini gösteriyor olması tüyler ürpertici.
Marksist bir anlayışa sahip olan
Sabahattin Ali hemen hemen her hikâyesinde bu ideolojisini yansıtmış sınıf
farklılıklarına eşitlik ve özgürlük istediğine değinmiştir. Bu hikâyesinde de
yine toplumun bir sorunu olan sınıf farklılığını ele almak istemiştir. Hikâyenin
karakterlerine baktığımız zaman bunu kolayca anlayabiliyoruz. Atmaca
karakterini diğer karakterlerinden ayıran özelliğinin şehir mektebi olmasını
belirterek bir sınıf ayrımının temelini ortaya koymuştur. Çingeneyi tanımlarken
kullanmış olduğu Batı sözcüğüyle birçok şey canlandırabiliriz zihnimizde.
Modern bir yapı, serbest bir yaşam, özgürlüğün diğer bir adının o olmadığı
fakat yazarın batısında özgürlüğün eş anlamını veren bir batı kavramıdır bu.
“Allah tanımayan” ifadesiyle dini unsurlara da gönderme de bulunan yazar
sözcükleri bir araya getirerek kimimize romantik kimimize ise kötü gelebilecek
“Her köşeden ayrı ayrı makamlarda çıkıp da kulağa hep birlikte kocaman bir
dalga halinde dolan sesler”[10]
bu dizelerle kişiyi kendi dünyasındaki güzeli aramaya sevk etmiştir. Her edebi
metnin bir mesajının olduğu gibi bu hikâyeden de çıkarılabilecek bir mesaj
vardır. Yazar hikâyenin son dizesinde kullandığı bu “Fakat sevgili bir vücutta
bulunmayan bir şeyi kendisinde taşımaya tahammül etmeyerek onu koparıp
atabilmek, işte adaşım, yalnız bu sevmektir.”[11]
Cümleyle bana göre okuyucusuna bir mesaj vermek istemiştir. Biraz kapitalizm
esintisini taşıyan bu cümleyle verilmek istenen mesaj “Özgür ve eşit
olabilmektir”.
KAYNAKÇA
Ali, Sabahattin. “Değirmen” (İstanbul: Yapı Kredi
Yayınları, 20.baskı, Mart 2015),13, 14, 15, 23.
Gür, Bensu Funda. “Sabahattin Ali’nin Değirmen Adlı
Kitabındaki Hikâyelerin Kişiler Bağlamında İncelenmesi”.


Yorumlar
Yorum Gönder