Ana içeriğe atla

Sabahattin Ali - "Değirmen" üzerine

02.06.2015
Çekeryazar
SABAHATTİN ALİ, HİKÂYECİLİĞİ VE DEĞİRMEN HİKÂYESİ
ÜZERİNE BİR İNCELEME
           Sabahattin Ali, 25 Şubat 1907’de Gümülcine’de doğmuştur. Bir yıl boyunca Yozgat’ta öğretmenlik yapmıştır. 1928 yılında Almanya’ya gitmiştir. 1930 yılında geri dönmüş ve Konya, Ankara ve Aydın illerinde bulunan ortaokullarda Almanca öğretmenliği yapmıştır. 1948 yılında Markopaşa adlı gazetesinde yayınlanan bir yazısı yüzünden tutuklandı. Üç ay boyunca hapis yattı. Serbest kaldıktan sonrada izlendiği için yurt dışına kaçmak istedi. Fakat Kırklareli civarında öldürüldü. Irmak dergisinde çıkmış olan ilk yazılarından sonra öykücülüğe realist bir anlayış getirmiştir.
            Sabahattin Ali’nin hikâyelerine bakacak olursak Sabahattin Ali hikâyelerinde olay insanıdır. Olayların hikâyelerinde önemi çok büyüktür. Olay düzenine sahip bu hikâyelere de mauppasant hikâyeler diyoruz. Yani hikâyenin giriş, gelişme, düğüm ve çözüm aşamaları vardır. Ali’nin hikâyelerinde Anadolu gerçekliği, köylü ve işçi sınıflarının çekmiş olduğu bir takım sınıktılar yer alır. Toplumsal tabakanın tüm insanlarına değinmiş olsa da, hikâyelerinde çok fazla üzerinde durmuş olduğu belli kişiler vardır. Ali eleştirisini, daha çok aydın, köylü veya devlet kurumlarında makam sahibi olmuş sınıflara yönelik karakterlerle yapar. Bu durum ise Sabahattin Ali’nin hikâyelerine bir çatışma şeklinde yansır. Hemen hemen her hikâyesinde karşımıza çıkan, sözü geçen saygın kimseler ve zavallı konumunda olan köylü ve işçi sınıfının arada kalma durumuyla toplumsal sorunlara değinmeye çalışmıştır. Sabahattin Ali’nin hikâyecilik anlayışında ne kadar yol kat ettiğini de ilk hikâyelerine bakarak anlamamız mümkündür. Hatta “Değirmen” adını vermiş olduğu on altı hikâyesinin yer aldığı kitabının ön sözünde de yazmış olduğu hikâyelerinin acemiliğinden şu şekilde söz etmiştir:
            “Şiir ve hikâyelerim arasında, yazmış olmaktan utanacağım kadar kötüleri olduğunu biliyorum. Bunların bir kısmının çocuk denecek bir yaşta yazılmış olmaları bence bir mazeret değildir; çünkü bu çeşit bir yazıyı bugün herhangi bir imzanın üstünde görsem, sahibini ıslah olmaz bir zevksizlik ve tam istidatsızlıkla suçlandırmakta tereddüt etmem. Bunların, benim san ‘at hayatımın gelişmesini göstermesi bakımından, sadece kendim için bir ehemmiyeti vardır ki, bu da onları başkalarına okutmak için bir sebep olamaz. Buna rağmen bu yeni baskıdan onları çıkaramadım. Çünkü bir kere okuyucu önüne sermiş olduğum taraflarımı sonradan örtbas etmeye hakkım olmadığı kanaatindeyim; ama böylece belki de eski bir hatayı devam ettirmekten başka bir şey yapmıyorum. İyiyi kötüden ayırmak külfetini okuyucuya bıraktığım için özür dilerim.”[1]
            Sabahattin Ali’nin, kitaba da adını vermiş olduğu “Değirmen” hikâyesinin ilk satırında bulunan soru cümlesi ile okuyucunun hikâyeyle arasında geçecek olan gerçekliklere kendisini de verebilmesini sağlamıştır. Ayrıca soru cümlesinin sonunda yer alan “adaşım” şeklindeki bir hitap yazarın okuyucusuyla bir samimiyet kurma çabasını da ortaya koymuştur. Daha sonra hikâyesine tasvirlerle devam ederek okuyucuyu tümüyle içine çekmeyi başarmıştır.
            Su değirmeninin içini betimlemeye çalışan bu yazar, tasvirlerinden sonra bana bir su değirmeninin içindense daha çok bir hapishanenin demir parmaklıkları ardını anlatmaya çalışıyormuş hissini verdi. Çünkü bir su değirmeninin görüntüsü benim zihnimde bu kadar kötü yer almıyor. Yazarın anlattığına göre su değirmeninden çıkan sesler şu şekilde ifade edilmiştir. “Her köşeden ayrı ayrı makamlarda çıkıp da kulağa hep birlikte kocaman bir dalga halinde dolan sesler”.[2] Bu kelimeler yan yana dizildiğinde dip dibe bulunan hapishane koğuşlarındaki insanların çaresiz feryatlarını duymama sebep oldu. Devamındaki sözleri bu duyuşumu daha da arttırdı. Yazar, hikâyesinde “ağlamaklı sesleri kayışların tokat gibi şaklayışına karışır”[3] dediği an, zihnimin bunu bir işkence gibi algılamasından kaçamadım. Sanki birileri tarafından işkencelere maruz kalmış, bu illa bedensel bir işkence olmayabilir. Belki yaşamış olduğu acılara karşılık su değirmeninin yerine kendini koymuş olabilir düşüncesindeyim.  Tasvirini “Ben çok eskiden böyle bir değirmen görmüştüm adaşım, ama bir daha görmek istemem.”[4] Cümlesiyle bitirmiştir.
            Acı dolu dizelerden sonra yazar biraz daha romantikleşmiştir. “Sen aşkın ne olduğunu bilir misin adaşım, sen hiç sevdin mi?”[5] şeklinde yine bir soruyla devam etmiştir. Buradan da anlayabileceğimiz gibi yazar artık romantik bir olay anlatmaya yönelmiştir. Sevginin tanımını yapmadan önce okuyucusuyla soru cevap şeklinde bir söylemle yol kat etmiştir. Aslında yazar, sorduğu sorularla kendisinin sevgi tanımını yapmıştır. Sevgi, yazar için oldukça fedakârlık isteyen bir iştir. Bunu da “Çırçıplak soyunarak şehrin sokaklarında koşabiliyor musun? Bir bıçak alarak kolundaki ve bacağındaki adalelere saplamak ve böylece bir nehre atılarak yüzmek elinden geliyor mu? Bir şehrin adamlarını öldürmek cesareti sende var mı? Bir minareye çıkarak bütün dünyaya işittirecek kadar kuvvetle bağırabilir misin? Aşk sana bunları yaptırabilir mi? İşte o zaman sana, seviyorsun derim…”[6]Dizeleriyle ifade etmiştir. Okunduğunda akıllarda, sevginin sapkınlık boyutuna ulaşmış olduğunu uyandıran bu dizeler bir o kadarda “gerçek sevgi bu olmalı” dedirtiyor insana. Daha sonra yazar bir anlatıcı çıkarıyor ortaya ve bir çingenenin aşkını anlatacağını ifade ediyor. “Siz sevemezsiniz” diyerek şehirde ve köyde yaşayan üst sınıf insanlara gönderme yapan yazar “sevmeyi yalnız bizler biliriz”[7] diye devam ederek bizler, kelimesiyle anlatmak istediği çingenelere değiniyor. Fakat yazar bizlerde çok da güzel yeri olmayan bu çingeneleri tanımlarken kullandığı bu cümleyle “Batı rüzgârı kadar serbest dolaşan ve kendimizden başka Allah tanımayan biz Çingeneler.”[8] Adeta övmekle yermek arasında bir söylem kullanmıştır. Bir hikâyenin giriş bölümünü bu şekilde oluşturup daha sonrasında olayın geçtiği zamanı bildirerek devam etmiştir. Yalnız yazar zamanı, direkt modern kesimin saat ölçütleriyle değil de genellikle köy kesimlerinde kullanılan tarzda vermiştir. Yazarın “karların erimeye başladığı mevsimde”[9] diye verdiği bu zaman ifadesi de dikkati üstüne çekmeyi başaran bir ögedir. Yazar bir çingene topluluğunun Edremit civarındaki bir köye yolculuğundan bahsettikten ve çingenelerin eğlencesinden, geçirdikleri güzel vakitleri anlattıktan sonra ortaya “Atmaca” adında bir karakter çıkarır. Bu karakter devlet kurumlarında makam sahibi olmuş insanların düğünlerine giderek çalgıcılık yapmaktadır. Tüm mauppasant tarzı hikâyelerde olduğu gibi bu hikâyede de karakterin dış görünüşüne ait bir takım anlatımlar mevcuttur. Atmaca adındaki bu karakteri diğer çingenelerden ayıran bir özellik nota bilmesi ve şehir okulu görmüş olmasıdır. Çevresinde onu gören kızların beğeniyor olması fakat Atmacanın hiç birini beğenmiyor olması da okuyucuya burnu havada bir karakter izlenimi vermektedir.
Hepsinin bir araya geldiği bir vakit değirmenci ve kızı bu topluluğu uzaktan seyreder. Değirmencinin kızı oldukça güzel edalı bir kızdır. Kızın dış görünüşünü oldukça güzel betimleyen yazar okuyucuya tebessüm ettirirken aynı zamanda kızın bir kolunun olmadığını ifade ederken hüzünlenmesine de sebep olur. Yazar, kızın dış görünüşündeki bir eksikliği dile getirmekle kalmaz, eksikliğinden dolayı yaşadığı psikolojik buhrana da değinir. Atmaca bu kıza âşık olur. Kız da Atmacayı sevmektedir fakat kendisini ona karşı oldukça eksik gördüğünden bu işin olamayacağını düşünür. Atmaca bir gün değirmende ahenk yapacağını söyler. Değirmenci ve kızı onu izlemektedir. Değirmenin karanlık tarafından kendine yer seçen Atmaca klarnetini üfledikçe tüyler ürpertir ve bir ara klarnetini susturarak birkaç adım öne çıkıp kendini göstererek vermiş olduğu bir anlık kararla sağ kolunu değirmene uzatarak koparır.
Yazar böylesi bir aşkı anlattıktan sonra okuyucunun nasıl bir sevgi tanımı olursa olsun kabul etmeyeceğini son dizelerinde de dile getirmiştir.
Hikâyenin giriş kısmında tasviri bulunan su değirmeninin bu kadar kötü anlatılma sebebinin hikâyenin sonunda verilmiş olması da Sabahattin Ali’nin ne kadar başarılı bir hikâyeci olduğunu ortaya koymuştur. Hikâyenin sonunda yaşanacak olan acının hikâyenin başında etkisini gösteriyor olması tüyler ürpertici.
Marksist bir anlayışa sahip olan Sabahattin Ali hemen hemen her hikâyesinde bu ideolojisini yansıtmış sınıf farklılıklarına eşitlik ve özgürlük istediğine değinmiştir. Bu hikâyesinde de yine toplumun bir sorunu olan sınıf farklılığını ele almak istemiştir. Hikâyenin karakterlerine baktığımız zaman bunu kolayca anlayabiliyoruz. Atmaca karakterini diğer karakterlerinden ayıran özelliğinin şehir mektebi olmasını belirterek bir sınıf ayrımının temelini ortaya koymuştur. Çingeneyi tanımlarken kullanmış olduğu Batı sözcüğüyle birçok şey canlandırabiliriz zihnimizde. Modern bir yapı, serbest bir yaşam, özgürlüğün diğer bir adının o olmadığı fakat yazarın batısında özgürlüğün eş anlamını veren bir batı kavramıdır bu. “Allah tanımayan” ifadesiyle dini unsurlara da gönderme de bulunan yazar sözcükleri bir araya getirerek kimimize romantik kimimize ise kötü gelebilecek “Her köşeden ayrı ayrı makamlarda çıkıp da kulağa hep birlikte kocaman bir dalga halinde dolan sesler”[10] bu dizelerle kişiyi kendi dünyasındaki güzeli aramaya sevk etmiştir. Her edebi metnin bir mesajının olduğu gibi bu hikâyeden de çıkarılabilecek bir mesaj vardır. Yazar hikâyenin son dizesinde kullandığı bu “Fakat sevgili bir vücutta bulunmayan bir şeyi kendisinde taşımaya tahammül etmeyerek onu koparıp atabilmek, işte adaşım, yalnız bu sevmektir.”[11] Cümleyle bana göre okuyucusuna bir mesaj vermek istemiştir. Biraz kapitalizm esintisini taşıyan bu cümleyle verilmek istenen mesaj “Özgür ve eşit olabilmektir”. 




KAYNAKÇA
Ali, Sabahattin. “Değirmen” (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 20.baskı, Mart 2015),13, 14, 15, 23.
Gür, Bensu Funda. “Sabahattin Ali’nin Değirmen Adlı Kitabındaki Hikâyelerin Kişiler Bağlamında İncelenmesi”.





[1] Sabahattin Ali, “Değirmen”, (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 20.baskı, Mart 2015)
[2] Sabahattin Ali, “Değirmen”, 13.
[3] Değirmen,13.
[4] Değirmen,13.
[5] Değirmen,13.
[6] Değirmen,14.
[7] Değirmen,14.
[8] Değirmen,14.
[9] Değirmen,15.
[10] 13.
[11] Değirmen,23.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ÇIĞLIK

İnsanlar duymuyordu, Duvara astım bütün sessizliğimi, Duvarlar yıkılacaktı. Tek desteğim kitaplardı. Şimdi Bütün sessizliğim, Sayfa aralarında Birer Çığlık.

DENİZ YILDIZI

Bir lise sınıfı düşünün. Hepsi bilgiye aç  ve  Hepsi kendine bir rol model arıyor.  Başlarında bir öğretmen düşünün. Hiçbirimizin dinlemekten keyif almadığı ve dersinde oldukça sıkıldığımız. "Ben dersimi anlatır giderim, maaşımı da paşa paşa alırım"cı öğretmenlerden. Bana aylar önce bir sınıf emanet edildi.  ve  Öğretmenlerinin olmaması sebebiyle o günkü dersi benim anlatmam söylendi. Ders: Edebiyat Konu: Hikaye  Sınıfa girdim ve öğrencilerimin hepsi gözümün içine bakıyordu. Konumuz eğlenceli fakat alışmış oldukları bir düzen var. Sıkıcı ders anlatımları... Hepsinden bir ses "Hocam yazmayalım, hocam serbest bırakın ya da siz bize hikaye anlatsanız geçen anlattığınız gibi..." "Peki" dedim. İstek büyük yerden. Öğrencilerimden. Zaten bir öğretmen için öğrencilerinden daha değerli ne olabilir ki. Ablamdan duymuştum bu hikayeyi. Neticede o da bir öğretmen abla olmasının dışında.  Hepsinde bir se...